Hikâyeler vardır; kimi hüzün dolu, kimi tarihi kayıtlarla bezeli, kimi trajikomik, kimi de çehrelerde buruk bir tebessüm bırakan tezat sanatı gibi
ders alınası ibretler yüklü deneyimleri barındırır bünyesinde.

Her savaşın bir hikâyesi vardır, her başarının bir muzaffer komutanı. Her mücadelenin bir kazananı vardır bir de kaybedeni. Her hikâyenin bir kahramanı vardır bir de haini ya da hainleri. Elbette bu iki zıt kutuptan ibaret değildir hikâyeler, iyi ve kötü diye tanımlanabilecek figüranları da vardır tarihe not düşülen yaşanmışlıkların.

Tarih sayfaları; savaşlar, fetihler, işgaller, acılar, zaferler, hamaset ya da hezimet duygularının iç içe geçtiği, bazen, birinin diğerinin yerini aldığı, bazen rollerin, tekstlerin değiştiği dev bir tiyatro sahnesi ya da düzenli bir ordunun en gözde biriminin boy gösterdiği resmigeçit törenini andırır.

Tarihi, edebiyattan ayıran en mümeyyiz/ayırt edici vasıf belki de olayların duygusal boyutundan ziyade birebir yaşanmışlıkları anlatıyor oluşudur. Bu itibarla tarihin nakısa kabul edebileceğimiz yönü, edebiyatın aksine olayların dramatik yönünden azade ve duygu yoksunu oluşudur. Bu nedenledir ki Kerbelâ’yı tarih sayfalarından, Kutlu Nebi’nin emaneti, cennet civanlarının piri Hz. Hüseyin’i şiir dizelerinden öğrenir ve özümseriz.

Malazgirt’te Sultan Alparslan’ı bize tafsilatlı biçimde anlatan tarih kaynakları, çadırında insani endişe tandanslı gözyaşlarını içine akıtan eşinden ya da annesinden her nedense hiç söz etmemiştir. Ulubatlı Hasan’ın kahramanlığını destansı ve uzun soluklu cümlelerle tahkiye eden sözlü ya da yazılı tarih, sevdiğinin kalp ritminin yükselen trendine ve gönül hinterlandının hazan düşmüş iklimine ilişkin kalem oynatmaktan sakınmıştır.

İnsanlık tarihi boyunca belki de bu göz ardı edilmişlikler paylaşımından nasibini en çok anneler almıştır.Günde beş kez yöneldiği kente, ‘şehirlerin anası’ diye hitap eden bir kültürün varislerine reva mıdır bu bilinmez ama Şair’in; ”İçimde kaynayan bir mahşer var/Bu mahşer bir de annelerin kalbinde kaynar” dediği türden bir yürek yangınını sessizce barındırmıştır anneler göğsünün sol yanında, için için yanan kor bir alev gibi tutuşturmuştur gönül tandırında.

Bayrak Şairi’nin; “Ey Abva’da yatan ölü/Bahçende açtı dünyanın en güzel gülü” diye hitap ettiği annenin, altı yaşındaki yetimini emanet ederken insanlığa, neler hissettiğini hangi tarihi kaynak, hangi akademik eser, hangi doktora tezi anlatabilir ki bize? Ya da yeryüzünün en güzel annesinin “çölün ılık kumlarıyla örtülü” hatırasını ihsas ettirebilir ki susayan kalbimize?

“Işıklı arabaların gelmesini beklerdim geç saate kadar, ışıklı arabalar gelince anlardım ki oğlum gelmiş, o zaman içim rahat uykuya dalardım” diyen gözü yaşlı Tenzile Anne’nin derin endişelerini, dualarla kaplanan dudaklarının her bir kıvrımının hangi sızıyı, daralan damarlarında deveran ettirdiğini, ileri Osmanlıcası ile hangi tarihçi tarihe not düşebilirdi ki?

Karlı bir Mart akşamında, Maraş’ın Keş Dağı’nda kışın beyaz örtüleri arasına düşen helikopterdeki vatan sevdalısının Fidan Anne’si, televizyonların altyazılarında geçen arama kurtarma çalışmalarının bilgisini içeren haber şeritlerini izlerken ‘ana’ yüreğinden neler geçtiğini hangi satır anlatabilir ki? Şehit annesi yüzünü saran beyaz yemenisinden bir gözyaşı eşliğinde sızan kederi, acıya çalan tebessümle kuşanan çehresinden yayılan hüznü, hangi tarihi olayın sebep sonuç ilişkisi keşfedebilir ki?

Piyade Astsubay Ömer HALİSDEMİR’ in annesinin hikâyesini belki de hiç bilmeyecek gelecek nesiller. Bir ülkeyi yüzyıllık belki de bin yıllık bir felaketten kurtaracak olan dini, kutsi, milli ve vicdani bir hareketin ilk fitilini ateşleyen kilometre taşı niteliğindeki eylemin kahramanını doğuran annenin adından dahi söz etmeyecek tarih kayıtları. Uzağa gitmeye gerek yok, rahatsızlığı nedeniyle başvurduğu sağlık kurumunda kaç sağlık çalışanı bilir ki taze şehidin cefakâr annesini? Şehidinin emaneti torununu bir okula kaydettirirken kaç okul yöneticisi onu tanıyıp öpülesi ellerine derin bir hürmet ile kapanır ki?

Kahramanları doğuranlar mı, doğurdukları kahramanlar mı? Salt diyalektiğinin ucuz piyasalı hevesinden uzak, annelerin tarihi hakkını teslim etme zorunluluğu zorluyor zihinlerimizi. Tam da bu noktada Merhum Ahmet KAYA’ nın Şafak Türküsü, sazın, sözün ve sanatın diliyle haykırıyor belki de yüzümüze;

“Bekle beni anne, bir sabah çıkagelirim
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapını
Adı başka, sesi başka
Nice yaşıtım koynunda çiçekler
Çiçekler içinde bir ülke getirirler…”

Hüseyin ÇOLAK
Ankara-07 Eylül 2016
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hasan Ertuğrul 6 ay önce

Her yazı ayrı bir lezzet ama hep o fikri derinliğin izleri aşikar. Kendini belli eden birikim ve onun beslendiği manevi kaynak. Hem okurken hem de yazarken büyük bir keyif alıyorum. Tebrikler Hüseyin Çolak kardeşim.

Avatar
Efendi Gözüm 6 ay önce

Yiğitler doğuran, hamurunu vatan sevgisiyle yoğuran, sabır ve umutla karan yüreği iman dolu annelere selam olsun

Avatar
Abdulhamit Karataş 6 ay önce

Peki hocam

Avatar
Huseyin COLAK 6 ay önce

Zarif düşünce ve temennileriniz için teşekkür ederim Hasan Bey Hocam, Efendi Bey Hocam. Muhabbet ile...